-
Taken with instagram
-
Bebek:)sadece48cm.inanılmazlarbebekler:)
-
“İçinde Yaşamayı Seçtiğimiz Hapishaneler”

İçinde yaşamayı seçtiğimiz hapishaneler adlı kitabında doris lessing aslında çok komplike bir şekilde neredeyse bütün insanlık tarihimizi özetlemiş ve ciddi eleştiriler vermiş. Ama bütün bu anlattıklarından yola çıkarak şöyle bir çıkarıma vardım : aslında her yüzyılda içinde yaşadığımız hapishaneler farklılaşıyor denebilir. Örneğin şu anda kapitalist bir hapishanede yaşıyoruz.
Kitabın bir bölümünde ki zaman zaman yeniden o bölüme değinerek vahşiliğimizden bahsediyor. Ve o vahşiliği, o itaat duygusunu hep içimizde miydi diye sorguluyor. Ve insanlara sosyal hayvanlar demekten kaçınmıyor. Ve bir takım bilimlerin insanları incelemesi sonucunda toplu haldeyken ve yalnızlarken nasıl farklı davrandıklarından bahsediyor. Aslında çoğu zaman bireyler olarak doğru gördüklerimizi ötelenmemek için yanlış kabul ediyoruz, ya da tam tersi. Hiçbir şeyi eleştirmiyoruz. Komünizm ve nazizimi yan yana koyarak ama aslında eleştirilerde bulunmasına dahi tahammül edemedik kitabı okurken çoğumuz muhtemelen. İşte tam da bundan bahsediyor doris lessing. Büyük hareketlerin, büyük kitlelerin yanlışlıklarından bahsediyor ve örneğin komünistlerin de fütursuzca insan öldürdüğünden ya da komünist ülkelerde yaşayan yazarların da otosansüre maruz kaldıklarından. Oysaki komünizm herkese eşitlik şiyarıyla çıkmıştı. Ama aksini yaşatan onca şeye neden oldu. Fakat kimse (özellikle solcular) eleştirmedi bile.
Doris lessing çokça kimsenin hiçbir şeyi eleştirmediğinden bahsediyor daha doğrusu çok ciddi şekilde azınlıkta olduklarından. Bir takım deneyler de anlatıyor bize. Örneğin en korkuncu insanların itaat duygusuyla 450 watta kadar perdenin arkasındaki insanlara elektrik vermesiydi. Ve daha da acısı bu deneye katılan insanların %62,5’i bunu yapmıştı. Peki ama neden? Çoğu söylenenleri yaptıklarını söylüyorlar. Tam da bu noktada o insanlar bir hapishanede yaşadıklarını bize kanıtlıyorlar. Çünkü kendi duyguları ve algılarıyla muhtemelen perdenin arkasındakinin canının acıdığının farkındalar fakat o an siyahı beyaz görmeliydiler çünkü kendilerini itaat etme-edilme mantığına hapsetmişlerdi.
Bir başka ciddi eleştiri de bildiklerimizle ilgili. Bu yüzyılda hiç olmadığımız kadar bilgili olduğumuzu fakat bunu kullanamadığımızı söylüyor. Gerçektende artık bir insana işkence edince canının acıyacağını, aç bırakırsak öleceğini biliyoruz. Ama bir yandan da insanların fikirlerini nasıl yönetebileceğimizi ve yönlendirebileceğimizi de biliyoruz. Bunu çok ciddi şekillerde liderler, egemenler uyguluyor. Ve bizlerde o hapishanelerde yaşayıp kişisel özgürlüklerimizi unutuyoruz. Unutmayanlarsa öldürülüyor, tutuklanıyor. Eleştiriye, fikirlere, özgürlüğe, kitleselliği kabul etmemeye yönelik herkes, her fikir o kadar kapalı ki. Muhtemelen doris lessing ‘solculardan, komünistlerden’ ve sağcılardan zaten eleştiri almıştır. Ama o yinede bunları göre göre bu kitabı yazdığı için bence bir hapishane kaçkını. O hapsolmayı reddeden azınlıktan biri.
Kitabın son satırında dediği gibi “kaynağı ne olursa olsun her şeyi eleştirebilmeliyiz.” Bunu yapabildiğiz oranda özgürleşiriz. Doris lessing, içinde yaşamayı seçtiğimiz hapishaneler adlı kitabında hepimize ciddi bir eleştiri ve aslında cesaret vermiştir. Gerçekten özgür ve eşit bir dünya için yapmamız gereken yegane şey eleştirmek ve mavi görüyorsak dünyayı mavi gördüğümüzü söylemek.
-
#nerde bu harf? (Taken with instagram)
-
Deniz kokusu…
-
Plays: 80[Flash 9 is required to listen to audio.]
Duke Ellington, In A Sentimental Mood, 1935
Posted on February 21, 2012 via ? with 6 notes
Source: emresaygun
-
Chris McCandless, in postcard sent to Wayne Westerberg in Carthage, South Dakota, from Alaska

Posted on February 16, 2012 via stardusts and capa's with 26 notes
Source: intotthewild
-
Miles Davis w/ Boris Vian
Posted on February 15, 2012 via La Caspa with 33 notes
Source: lacaspa
-
Posted on February 14, 2012 via Dice with 4 notes
-
Fail-i Musterek
Fail-i müşterek. Bu bir oyunun adı. Yiğit Sertdemir’in yazıp oynadığı bir oyunun adı. Bugün ikinci kez izledim ben bu oyunu. Böyle garip yanlarım var aslında. Bir oyunu imkanlarım el verdiğince yeniden izlemek isterim. Çünkü bu bana gerçekten başka görebilmeyi öğretiyor. Örneğin geçen yıl faili müştereği izlediğimde oyun sonunu zar zor beklemiştim ve çılgınlar gibi ağlamıştım. Oysa bugün hüzün bile belirmedi içimde. Bu oyun aslında hüzünlenmemiz gereken hatta ağlamamız gereken şeylerden bahsediyor. Ama bugün salondaki çoğu birey çılgınlar gibi güldü.Anlam veremedim başta. Bu nasıl olur dedim. İşin enteresan yanı ise aslında Yiğit Sertdemirin bu oyunu tamda toplumsal konulara duyarsız olan insanları eleştirmek üzere yazdığını düşünüyordum. Birilerinin birilerini sokakta öylesine öldürdüğünü haberlerde gören ama zap yapıp gülmeceli bir şeyler izlemek isteyen insanlardan bahsediyor sanıyordum ve onlara kızıyor sanıyordum. Ama bu nasıl bir ruh halidir ki, faili belirli ama belirsiz onca insandan bahsederken birileri sahnede, üç mahalle öteden duyulası kahkahalar atar insanlar. Ya da acaba oyunu mu eleştirmeli. Yiğit Sertdemir bu oyunu gerçekten faili meçhul gerçekliğini, kadına yönelik tacizi tecavüzü şiddeti, medyanın bütün bunlar karşısındaki duyarsızlığını, birileri tarafından nasıl tek tipleştirilip bastırıldığımızı anlatmak için mi yazmış? Eğer öyleyse neden nasıl bastırıldığımızı anlattığı anlarda bizi güldürmeye çalıştı. Bir sahnede bir adam kamera karşısına geçmiş af diliyordu, itiraflar ediyordu, birçok kadına çeşitli şekillerde şiddet uyguladığı için. Tam da o esnada telefonu çalıyor ve “ama aşkım çekimimi bozdun. çaldırıp kapasaydın ya.” Gibi laflar ediyor. Tam da burada aklım karıştı. Kadına yönelik şiddet konusunda bizlerin ne kadar yapmacık ve yüzeysel tepkiler vermemize eleştiri miydi o? Yoksa ciddiyetsizlik miydi? Düşündüm. Orada tecavüze uğramış bir izleyici olsaydı ne hissederdi? Düşündüm. Orada faili meçhul bir cinayete kurban gitmiş birilerinin annesi olsaydı ne hissederdi herkesin kahkahaları ve anlayamazlıkları arasında. Bu oyun doğru yazılmış mıydı, doğru oynanıyor muydu diye düşündüm. Beni ilk izlediğimde ağlatan, bugün izlediğimde de bunları düşündüren farklılık neydi diye düşündüm. Ve sanırım niyet ve sonuç arasındaki handikapta kaldım sadece. Çünkü ben bu oyunu yazarken ve oynarken sanatçının bize “Kötü şeyler oluyor. Lütfen artık görmezden gelmeyin.” mesajını vermek için çabaladığını hayal etmek istiyorum. Aksi halde bütün bu korkunç giden her şeyin içinde daha da kötü hissedeceğim ve umutsuzluğum artacak insanların algısının değişebilmesi ihtimaliyle ilgili. Mutlu oluyorum birileri duyarsızlığımızı haykırmaya çalıştığında. Güzel şeyler bizim tarafta, limonata, faili müşterek, 444, aptal sıradan ve suçlu, sen balık değilsin ki… Ve daha onlarcası yüzlercesi. Dertleri var bu oyunların. En azından öyle olduklarını ummak istiyorum. Ama bir yandan da söyledikleri lafların sadece sahnede yankılanarak bizden uzaklaşmalarından ibaret kalması beni üzmüyor değil. Oyunlar biter. Oyuncular, oyuna emek verenler alkışlanır ve son. Kimse üzerine düşünmez. Bazen oyuncu dahi bilmez neden bahsettiğini. Sanırım acıdan bahsetmek yetmez, bazen acıya dokunmak gerekir.





